Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

ATATÜRK HANGİ TARİHTE DOĞDU?

    Dr. Kemal Arı

 

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün kendi kişiliğini, yaptığı büyük işleri, tarihin akışını ters çevirircesine ele alarak saptırmaya çalışan pek çok demagoji ustası yazılı ve görsel medyada boy gösteriyor. Temel stratejileri bellidir: Bireysel temelde kafa karıştırmak; toplumsal temelde, sisteme ve rejime karşı güven bunalımı yaratmak… Bu yönteme sarılanlar, Atatürk’ü ve yaptığı büyük işleri küçümseyerek önemsizmiş gibi göstermeye çalışmakta, ulusumuzun tarihsel değerlerine olan güven ve inançlarını temelden dinamitleyerek, toplumu bir karmaşa ve hesaplaşma içine yuvarlamaya uğraşmaktadırlar. Örneğin, Atatürk demokrasi üzerine bir kitap yazdığı halde, O’nun demokrasi sözcüğünü bir kez bile ağzına almadığını söyleyen sapkın üniversite hocaları; demokrasinin altyapısını hazırlayan büyük dönüşüm projesini hazırlayan bir cumhuriyet ve demokrasi kahramanı olduğu halde, tıpkı Mussolini, Hitler ya da Stalin gibi “dikdatör” olduğunu söyleyen liberal-marksist karışımı bir ruh haline bürünmüş pek çok medya cambazı, gün geçmiyor ki, büyük bilimsel buluşlarını (?) ve yeni hünerlerini göstermekten geri kalmıyorlar.

Atatürk, her Türk için, büyük bir tarihsel kişilik olarak, büyük bir değer taşır ve her birey, ulusal varlığını ve kimliğini ona borçlu olduğunu bilir. Bugün her Türk çocuğu, daha ana kucağından buyana, Atatürk’ün 1881’de Selanik’te doğduğunu, 10 Kasım 1938’de saat 9’u 5 geçe Dolmabahçe’de öldüğünü bilir..Tıpkı Samsun’a İstanbul’dan Bandırma Vapuruyla, tehlikeli bir yolculuk altında hareket ettiğini, İngilizler’in onu tutuklamak için harekete geçtiğini; padişah ve halifenin o zor koşullarda kendi tahtından ve tacından başka bir şey düşünmeyerek ulusa ve yurda ihanet ettiğini, bu nedenle de Kurtuluş Savaşı’nda İngilizler’le işbirliği içine girdiğini bildiği gibi… 

 Her Türk çocuğu,10 Kasım’da ya da ulusal günlerde İstiklal Marşı’nı bu temel etkenlerin belirlediği psikolojinin coşkusuyla söyler; geleceğe güvenle bakabilmek için, kendi öz güveninin alt yapısını oluşturan etkenlere, kişilere, kurumlara, kavramlara ve simgelere sıcak duygularla sahip çıkar..

Ama, bir insan, sahip olduğu değerlerin bir ömür boyunca doğru-olup olmadığı kuşkusunu aklına bile getirmeden, kesin biçimde doğru olarak algıladığı bir bilginin, günün birinde doğru olmadığını; doğru bilginin başka şey olduğunu duyarsa ne yapar? Hele hele değişik bilgilerle ilgili olarak, adı geçen cambazların yorumlarında, sistemin ve rejimin gerçek olmayan şeyleri gerçek gibi genç kuşaklara öğrettiğini, gerçek olan pek çok şeyi de sistemin bilinçli olarak gizlediğini duyarsa nasıl bir psikoloji içine girer? Hele hele, yalan yanlış bilgi ya da düzmece belgelerle, toplumsal kimliği ve psikolojiyi oluşturan etkenlerin karşısına yeni seçenekler konulursa, kişi ne türlü duygular içine yuvarlanır?

Sanırım; böyle bir olgu ile karşı karşıya kalan birey, her şeyden önce sistem tarafından aldatıldığını ve bir ideoloji dayatması altında yanlış noktalara yönlendirildiğini düşünür. Aldatılmış bir insan, kendisini aldatanlara karşı, nasıl önce bir düş kırıklığı, ardından da tepki ve hatta öc alma eğilimi içine girerse; sistem ve sistemin içini dolduran kişi, kavram, kuram ve simgelerle ilgili olarak, aynı psikoloji içine sokulan insan da bir süre sonra pekala önce düş kırıklığına, ardından da tıpkı aldatılmış bir insan gibi, güvensizlik, tepki ve öc alma noktalarına kadar sürüklenebilir.

Ne yazık ki, Türk toplumu ve Türk insanı, bu tür olumsuz dayatmaların bombardımanı altında, bir kimlik ve kişilik bunalımı içine sokulmak istenmektedir. Pek çok konunun yanlış olduğu, kötü insanların birer kahraman gibi öğretildiği, Türk toplumun tarihin pek çok döneminde aldatıldığı saptırması altında insanlarımız, sisteme ve rejime güç kaynağı olmaktan çıkarılıp, aksine karşı koyacak bir unsur haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Bu oyunun oynandığı ve sanki çok orijinal bir bilgiymiş gibi ikide birde insanlarımızın önüne konulan konulardan birisi de, Atatürk’ün gerçek doğum tarihiyle ilgili konudur.

Açıktan savunulan şey şudur: Atatürk’ün gerçek doğum tarihi bizlere ana kucağından beri öğretildiği biçimde 1881 değil, 1880’dir. Cumhuriyet yönetimi, kendi varlığını borçlu olduğu kişinin (-yani Atatürk’ün) doğum gününü belirlemekten bile aciz kalmış, bu basit konuda bile bir büyük beceriksizlik göstererek, ulusu yanlış bilgilendirmiştir.

Bilinçaltına aşılanmak istenen şey ise şudur: Bu sistem, yani cumhuriyet rejiminin, basit bir doğum tarihinde söyledikleri bile güvenilir değilken; onun yaptığı hangi işe, oluşturduğu hangi kuruma, benimsettiği hangi kavrama ya da simgeye nasıl nasıl güvenilebilir, nasıl güven duygusu besletilebilir?

 

Bu savda bulunanlar genellikle şu üç noktadan hareket etmektedirler:

 

1-Atatürk’ün doğum tarihini belirten kimi resmi kayıtlarda ve özellikle de eski Osmanlı dönemine ait kimlik belgesinde yer alan Rumi (Mali) 1296 tarihi

2-Atatürk’ün kendisine ve yakınlarına ait olan, O’nun bir bahar günü doğmuş olduğuna ilişkin yakınlarından ve özellikle annesi Zübeyde Hanım’dan akatarılan sözler;

3-1930’lu yılların birinde yabancı firmalara bastırılmış olan ve kendi resminin altında O’nun 1880 yılında doğmuş olduğunu belirten not…

 

Hemen belirtelim; kanıt olarak ortaya konulan bu malzemeler ve bu malzemelere dayalı olarak yapılan mantıki yorumlar, ne 1881 ne de 1980 tarihinin Atatürk’ün gerçek doğum tarihi olduğunu belgeleyebilir. Yani eldeki veriler, bu iki tarihten ikisinin de kesin bir tarih olarak ortaya konması için yeterli değildir. Bilimsel tarih yöntemi bu üç maddede toplanan malzemenin, güvenilir belge ve bilgilerden oluşmadığını hiç kuşkuya yer kalmayacak biçimde ortaya koymaktadır.

Şöyle ki:

1-Rumi (Mali) 1296 tarihi, Atatürk’e ait resmi kayıtlarda yer almakla birlikte, bu tarihin doğruluğuna Atatürk’ün kendisi bile kuşkuyla bakmış; aşağıda ayrıntılı biçimde ele alınacağı gibi, cebinde bu tarihin kayıtlı olduğu kimlik belgesini taşıdığı dönemlerde bile; “Bana doğum tarihimi sormayın; çünkü bilmiyorum” demiştir. Böylece, doğru olma olasılığı yüksek olmakla birlikte, yine de 1296 Rumi tarihine kuşkuyu elden bırakmadan bakmak gereklidir.

2-Atatürk’ün yakınlarına mal edilen ve bir bahar günü doğmuş olduğuna ilişkin sözler, genel olarak doğruyu ifade etmemektedir. Bahar ayında, hatta büyük bir olasılıkla Mayıs ayı içinde doğduğuna ilişkin yorumlar, genellikle Afet İnan’ın bir kitabındaki bilgiden esinlenilerek yapılmaktadır. Oysa, yaşamının son yıllarında, Atatürk’ün annesi Zübeyde hanımla bir söyleşi yapan bir araştırıcıdan öğrendiğimize göre Mustafa Kemal, “Erbain Soğukları” sırasında dünyaya gelmiştir. Eski geleneklerimizden gelen bu deyimin ifade ettiği aylar ise, Şubat ya da Mart ayına denk gelmektedir. Bu ifadeden hareket eden araştırmacının bulduğu tarih de, 13 Mart 1881’dir. Bu tarih herkesçe bilindiği gibi, kış günlerinin artık yerini bahar aylarına bıraktığı günlerdir. Mayıs ayı ile ilgili bir yorumun ortaya çıkışının nedeni de, yine aşağıda ele alınacağı gibi, bizzat Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın en önemli günü olan 19 Mayıs gününü doğum günü olarak arzu edişi ve hatta bunu yeni kimlik belgesine kaydettirişidir. Eski kimlik düzenlemelerinde çoğu zaman doğum tarihleri kaydedilirken, gün ve ayların pek kaydedilmemesi gibi bir gelenek, gerçek tarih belirlemelerinde en büyük güçlüğü ve kafa karışıklığını yarattığından, aynı güçlük ve kafa karışıklığına Atatürk’ün doğum günü ile ilgili olarak da tanık olmaktayız.

3- 1930’lu yıllarda, yabancı firmalarca basılan ve Atatürk’ün fotoğrafının altına yazılan, onun 1880 yılında doğduğuna ilişkin bilgi de o kadar yeni değildir ve pek de orijinal bir değer taşımaz. Yani iddia sahiplerinin söylediği gibi, cumhuriyet yönetiminin bunun bile farkında olmadığı temelden dayanaksız ve çürük bir sözdür. Çünkü, yalnızca sözü edilen pullarda değil, başka belgelerde, hatta pek çok resmi yayında da Atatürk’ün 1880 yılında doğduğunu gösteren notlar bulmak olanaklıdır.

 Örneğin, bizzat Atatürk’ün denetiminden geçirilerek yazılan ve hatta bazı bölümlerini doğrudan kendisinin yazdığı bilinen, üstelik o yıllarda Yurttaşlık Bilgisi adıyla orta dereceli okullarda ders kitabı olarak okutulan Tarih IV adlı kitapta da, Atatürk’ün doğum tarihi olarak 1880 yılı gösterilmiştir. “Türk Milleti’nin kudret ve hayatiyetini temsil eden Mustafa Kemal, 1880 senesinde Selanik’te doğmuştur” denilen söz konusu bu kitabın kronoliji cetveli bölümünde de, aynı tarihi görmek olanaklıdır. Oysa, 1880 yılının kullanıldığı bu yıllarda, yine Atatürk’ün onayından ve denetiminden geçen pek çok belgede de Atatürk’ün doğum tarihi olarak, 1881 yılı kullanılıyordu. Bu karışıklık hiç kuşkusuz, Atatürk’ün kendisinin bile doğum tarihini bilmemesinden kaynaklanıyordu. Bu çelişkili bilgileri doğrulayacak kesin belgeler o dönemde de elde bulunmuyordu.

Aslında, Atatürk’ün kesin doğum tarihini belirleyebilmek için, Türkiye’de araştırma da yapılmamış da değildir. Yapılan bu araştırmalar, ortaya konulan yeni bilgiler ve belgeler 1881 yılını neredeyse kesin biçimde ortaya koymaktadır.

Şimdi, bu konuda bu zamana değin yapılan araştırmalara, bu araştırmalarda konu ile ilgili ortaya konulan bilgi, düşünce ve yorumlara kısaca bir göz atalım. Ama, bunu yapmadan önce, konu ile ilgili olarak, elde ne tür tarihi malzeme olduğuna özellikle göz atmak gerekmektedir:

1-Eldeki en somut bilgi, Atatürk’e ait eski belgelerde, onun Rumi (Mali) 1296 yılında doğduğuna ilişkin kayıttır. Bu tarih, kronolojik açıdan, 13 Mart 1880’den, 12 Mart 1881 tarihine kadar olan zaman dilimini kapsar.

2-Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy’a, O’nun bir sorusu üzerine, bazı bilgiler aktarmıştır. Buna göre Atatürk doğduğu zaman, babası Ali Rıza Efendi oğlunun doğum tarihini evdeki iki Kuran’dan birisine kaydetmiştir. Yalnız Ali Rıza Efendi öldüğü zaman, Atatürk’ün doğum tarihinin kaydedildiği kuran bulunamamıştır. Zübeyde Hanım büyük bir olasılıkla bu Kuran’ın Ali Rıza Efendi tarafından sağlığında bir mescit imamına armağan edildiğini belirtmektedir. Böylece, en güvenilir kaynak yitirilmiş durumdadır.

2- Nüfus cüzdanında, 1296 tarihi kayıtlı olmakla birlikte, Atatürk kesin olarak bu tarihi hiç bir zaman yeterli görmemiştir. Aynı tarihin yanında, ay ve gün belirtilmediği için oldukça belirsizliklerle dolu bir durum ortaya çıkmıştır. Gün ve ay konusundaki kuşkularına ve kendi döneminde yapılan tartışmalarda da doğum gününün 1880 olabileceği yorumlarına karşın Atatürk, 1881 yılını doğum günü olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla, Atatürk’ün kendisi doğum yılının büyük bir olasılıkla 1881 olduğunu kabul etmiş; ama, ay ve gün konusunda hiç bir somut düşünce kendisinde oluşmamıştır. Öyle ki, Atatürk, en yakın arkadaşlarına 1881 yılında doğduğunu gençlik yıllarından buyana sık sık belirtmiştir. Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün “Fuat Paşa, Rauf Bey ile ben senin ağabeyin sayılırız. Çünkü, ikimiz de senden birer yaş büyüğüz” diye latife ettiğini aktarır. Ali Fuat Cebesoy’un doğum tarihi 1882’dir. . Oysa, 1296 yılı, 1880 yılının 13 Martından 1881 yılının 12 martına kadar dönemi kapsadığından, daha Atatürk’ün sağlığında ortada olan kimi belgelerde 1880 tarihi de kullanılmış ve az da olsa böyle bir olasılık da olabileceğini düşünmüş olmalı ki, Atatürk bunlara müdahele etmemiştir. Dolayısıyla, sözkonusu araştırıcının belirttiği pullarda görülen 1880 tarihi pek orijinal bilgi olma özelliğini ortaya koymaz.

 

Resmi belgelerden anlaşıldığına göre Atatürk, resmen 19 Mayıs 1881 tarihini doğum tarihi olarak kabul etmiştir. Nitekim, yeni nüfus belgesinde bu tarih yer almaktadır. 19 Mayıs 1932’de, Reşit Saffet (Atabinen) kendisine, Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç günü olan 19 Mayıs gününü kutlamak için; “Doğum gününüzü kutlarım!” biçiminde bir telgraf çekmiştir.Aslında bu kişinin yaptığı, Türk Kurtuluş Savaşı’nın bu en önemli günüyle ilgili bir jesttir; Atatürk’ün fiziksel anlamda doğum günü değil, manevi anlamda doğum günüdür. 19 Mayıs tarihiyle ilgili bu jest, Atatürk’ün çok hoşuna gitmiştir. Bunu izleyen günlerde, 1932 yılının Temmuz ayında, yani Birinci Türk Tarih Kongresi sıralarında, Aydın Halkevi’nin tarih, dil edebiyat komitesi bir Gazi Günü kabul etmek istediğini Atatürk’e bir öğretmen aracılığıyla belirterek, doğum gününü sormuştur. O da; “Bana sormayınız; doğduğum günü bilmiyorum. Gazi günü olarak da, Samsun’a çıktığımız günü kabul günü yapınız” demiştir. Aynı sözleri, Hasan Rıza Soyak’a söylediği de dönem üzerine kaleme alınmış pek çok kitapta aktarılmıştır..

Cumhurbaşkanlığı resmi belgelerinde de Atatürk’ün doğum günü, bizzat Atatürk’ün onayı alınarak, 19 Mayıs 1881 olarak açıklamıştır. Üstelik resmi belge niteliği taşıyan ve bu tarihi içeren ilk uygulama, uluslararası niteliği olan ciddi bir protokole dayandırılarak yapılmıştır. 10-11 1936’da İngiltere Büyükelçisi Morgan, Hariciye Vekaleti’ne İngiltere Kralı VIII. Edvard’ın doğum günü nedeniyle, kendisine özel ve samimi bir tebrik telgrafı çekeceğini söyleyerek, Atatürk’ün doğum günü tarihinin bildirilmesini rica etmiş, Cumhurbaşkanlığı ise, Reisicumhur Atatürk’ün; “19 Mayıs 1881 tarihinde” doğduğunu açıklamıştır.

 

Sorunun ne denli karışık ve çözümü güç olduğunu ancak Mali 1296 tarihine açıklık getirerek görmek olanaklıdır:

Osmanlı Devleti’nde 1840 tarihinden itibaren Hicri(Kameri) ve Mali (Rumi) takvim birlikte kullanılmaya başlamıştır. Bu takvimlerle ilgili 28 Şubat 1917 ve 1 Ocak 1918 tarihlerinde ay ve gün kaydırılmak suretiyle yeni düzenlemeler yapılmıştır. 26 Aralık 1925 tarihinde 698 sayılı yasayla da, Miladi Takvim kabul edilmiştir. Bu takvimlerin her birinde yıl, ay ve gün farklılıkları vardır. Dolayısıyla, basit mantık oyunları dışında, bu takvimler arasında karşılaştırma yapma işi, gerçekten zor ve karmaşık bir iştir.

Daha önce de belirtildiği gibi; Rumi 1296 yılı, Miladi olarak 13 Mart 1880-12 Mart 1881 dönemini kapsar. Kaldı ki, Atatürk’ün eski nüfus belgesindeki 1296 tarihininin de doğru olup olmadığı bilinmektedir. Ama bilinen şey, resmi belgelerde Atatürk’ün bizzat kendisinin 1881 yılını benimsediğidir. Yukarıda da vurgulandığı gibi, bu konu ile ilgili tartışmalar geçmiş yılarda da yapılmış; ne yazık ki Türkiye’de, tarih çevirme klavuzları konusunda uzmanlaşmış kişiler de, veri eksikliği nedeniyle, Atatürk’ün doğumunun gün ve ayıyla ilgili bir sonuca varamamışlardır. Örneğin, Faik Reşit Unat’la Nurullah Ataç, 10-16 Kasım 1953 tarihli Ulus gazetelerinde, Muhtar Kumral 13 Mart 1958 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Atatürk’ün doğum tarihi konusunu ele alan yazılar yazmış, gene Enver Behnan Şapolyo Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi adlı kitaplarında (s.16 v.d.), ve Haluk Şehsuvaroğlu da farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Birbirinden farklı konuları dile getiren bu yazıları ortak bir noktada toparlamak olanaklı görülmemektedir.

Sorun ile ilgili sonuç olarak şunlar söylenebilir:

Atatürk’ün doğum gününü, ay, gün olarak kesin bir biçimde belirlemek, bugün elimizde bulunan verilere dayalı olarak olanaklı değildir. Asıl belirsizlik, bu iki kategoride toplanmaktadır. Atatürk’ün kendisinin de resmi belgelere yazdırdığı 1881 yılı ise, büyük bir olasılıkla yıl itibariyle doğduğu tarihtir.

Atatürk’ün 1880’da doğduğunu söylemek, 1881 yılında doğduğunu söylemekten daha büyük bir yanlıştır..

Atatürk’ün yalnızca doğum tarihi ile ilgili değil, Bandırma Vapuru’nun nitelikleri, Atatürk’ün soy kütüğü, Annesi Zübeyde Hanım’ın kimliği ve kişiliği, hatta İngiliz casusu olduğu gibi, bir sürü deli saçması konuyu ortaya atan ve bunları doğru şeylermiş gibi kamuoyuna kimi zaman açıktan kimi zaman da gizlice pompalayarak zihinleri karıştırmak isteyen bu gibi madrabazlara karşı onların yöntemini kullanırsak, şu soruyu sorarak yazıyı bitirmemiz gerekir: Bu adamların bir kez mayası bozuk olduktan, temel gıdaları doğruları saptırarak zehenleri karıştırmak olduktan sonra, yaptıkları hangi işe, söyledikleri hangi söze, dayattıkları hangi yönteme güvenilebilir ki, 1880 saptırmasına inanalım?

 

E-Mail

http://kemalari.8m.com